Beef ilk bakışta sıradan bir tartışmayla başlıyor ama çok geçmeden meselenin o anla sınırlı olmadığını fark ediyorsunuz. Danny ve Amy’nin karşılaşması bir başlangıç değil; zaten çatlamış iki hayatın birbirine değdiği an. Dizi burada yüksek perdeden konuşmuyor, büyük laflar etmiyor. Tam tersine, insanın içindeki boşluğu küçük anların içine yerleştiriyor. Bir bakış, bir jest, bir yanlış anlama… Hepsi yavaş yavaş biriken ve sonunda taşan şeylerin habercisi. Bu yüzden Beef, öfkeyi anlatıyor gibi görünse de aslında çok daha derin bir yere dokunuyor: insanın kendi hayatına yabancılaşması.
Öfkenin yerini boşluk aldığında
İlk sezon daha hızlı, daha sert ve daha görünür bir çatışma kuruyor. İzlerken bir gerilim hattının içindesiniz ve karakterlerin kontrolü kaybedişine tanık oluyorsunuz. İkinci sezonda ise tempo düşüyor, ses kısılıyor. Bu kez mesele patlamalar değil, içten içe çözülmeler. Karakterler artık bağırmıyor; susuyor. Ve o sessizlik, ilk sezondaki öfkeden daha ağır geliyor. Çünkü dizi bu noktada şunu ima ediyor: insanın en derin krizi, tepki veremediği an başlar. Başarı, statü, düzen… Hepsi yerli yerinde dururken içeride bir şeyin eksik olması, belki de en rahatsız edici ihtimal.
Yeni yüzler, aynı boşluk
İkinci sezona katılan karakterler bu hissi daha da genişletiyor. Oscar Isaac ve Carey Mulligan bu dünyanın daha kontrollü, daha rafine ama aynı ölçüde kırılgan insanlarını temsil ediyor. Onların hikâyesinde öfke yok denecek kadar az; onun yerine bastırılmışlık, mesafe ve bir tür duygusal yorgunluk var. Bu karakterler izleyiciyle kolay bir bağ kurmuyor, hatta yer yer mesafe koyuyor. Ama belki de tam bu yüzden gerçek geliyorlar. Çünkü herkesin içinde biraz o soğukluk, biraz o hissizleşme yok mu?
Yakınlaşamamak, uzaklaşamamak
Steven Yeun ve Ali Wong ilk sezonda bu hikâyeyi taşıyan o kırılgan dengeyi çok iyi kuruyor. Karakterler ne sevilecek kadar masum ne de tamamen dışlanacak kadar uzak. İzlerken bir noktada kendinizi onların yerine koyuyorsunuz, sonra hemen geri çekiliyorsunuz. Bu gidip gelme hali dizinin en güçlü tarafı. İkinci sezonda bu duygu daha silik ama daha derin bir hale geliyor; bağ kurmak zorlaşıyor ama düşünmek kaçınılmaz oluyor.
Beef kolay bir dizi değil. İzledikten sonra iyi hissettirmiyor, toparlamıyor, çözmüyor. Sadece gösteriyor. İnsan nasıl yavaş yavaş uzaklaşır kendinden, nasıl fark etmeden başka birine dönüşür, onu anlatıyor. Belki de bu yüzden en rahatsız edici yanı şu: izlerken bir yerden sonra mesele onların hikâyesi olmaktan çıkıyor. Çünkü o çatlak, az ya da çok, hepimizin içinde var.