Karma bir Tarkan albümü değil mi?

Abone Ol

Karma diye bir şey olduğuna inanmak kolay. Rahatlatıcı hatta. İnsana şöyle bir konfor alanı açıyor: “Ben bir şey yapmadım, hayat yaptı.” Sorumluluğu dışarıya devretmenin en zarif yolu. Oysa hayatın bu kadar ince bir muhasebe tuttuğuna hiç inanmadım. Kim ne dedi, kim kimi incitti, kim neyi hak etti… Bunları kaydeden görünmez bir düzen fikri fazla edebi. Hayat o kadar titiz değil. Ama insanlar… insanlar fazlasıyla öyle.

İnsan unutmaz. Hele ki kendine söyleneni asla. Yüzüne karşı kurulmuş bir cümle, yıllar sonra bile ilk günkü tazeliğini korur. Hatta zaman geçtikçe silinmez, aksine daha da berraklaşır. Çünkü hafıza adil değildir; törpülemez, büyütür. İnsan çoğu şeyi affeder ama kendisine yöneltilen küçümsemeyi, aşağılamayı, o ince yerden gelen kırılmayı bir yere yazar. Ve o kayıt, sandığımızdan çok daha uzun süre açık kalır.

Yıllar önce Seda Sayan ile Erol Köse arasında geçen o tartışma da tam olarak böyle bir kayıt aslında. Televizyon ekranında, herkesin gözü önünde söylenen sözlerin bir sınırı vardır sanılır. Oysa yoktur. Kamera açıkken insanlar çoğu zaman kendilerini saklamaz; aksine, olduklarından daha çıplak hale gelirler. Ve tam da o çıplaklık anında, insan en geri alınamaz cümleyi kurar.

Bir cümle söylenir.
Ve bittiği zannedilir.

Oysa bitmez. Git kendiniz öldür dedi Seda Sayan ve seneler sonra bu gerçekten vuku buldu.

Çünkü bazı sözler, söylendiği kişiye değil, zamana bırakılır. O an geçer, program biter, hayat devam eder ama o cümle bir yerde asılı kalır. Ne tamamen unutulur ne de tamamen hatırlanır. Sadece bekler. İnsanların hayatı değişir, dengeler kayar, kim kimdir, kim neyi temsil eder hepsi yeniden yazılır… ama o söz, olduğu yerde kalır. Değişmeyen tek şey olarak.

Sonra bir gün, hiç hesapta yokken, bir şekilde geri döner. Aynı kelimelerle değil belki ama aynı ağırlıkla. Ve insan ilk kez o an fark eder: Söylediği şey aslında bir başkasına değil, kendi geleceğine bırakılmış bir izmiş. Üstelik silinmez bir iz.

Karma dediğimiz şey belki de bu yüzden bu kadar cazip. Çünkü insanlar adaletin dışarıdan gelmesini ister. Bir yerden, bir güçten, bir düzenden. Oysa en sert hesaplaşma içeride olur. Sessizdir, gösterişsizdir, kimse izlemez. Ama en ağır olan da odur. Çünkü insan kendine karşı savunma yapamaz.

İşin en ironik tarafı şu: İnsan, başkalarına söylediği sözleri hep “anlık” sanır. “Sinirle söyledim”, “o an öyle gerekiyordu”, “ben aslında öyle biri değilim”… Oysa hayat bu mazeretlerle ilgilenmez. Çünkü hayat değil, hafıza çalışır. Ve hafıza mazeret kabul etmez.

Zaman geçtikçe insan değişir. Daha dikkatli olur, daha ölçülü konuşur, daha az kırar. Ama geçmişte söylenmiş bir cümle, bu değişimden etkilenmez. Olduğu gibi kalır. Ve bazen insanın en olgun haline, en eski hatasını hatırlatmak için geri gelir.

İnsan başına geleni kader sanıyor.
Oysa çoğu zaman mesele kader değil.

Sadece geçmişte kurulmuş bir cümlenin, gecikmeli yankısı.

Ve belki de en rahatsız edici olan şu:
O yankıyı duyduğunda, artık o cümleyi kuran kişi değilsindir.

Ama o cümle hâlâ sana aittir.