Bir zamanlar birini tanımak zaman alırdı.

Sesinin tonunu öğrenirdin. Neye güldüğünü, neye sustuğunu, sinirlendiğinde nasıl baktığını, kahvesini nasıl içtiğini… Bir insanın hayatına girmek, bir eve misafir olmak gibiydi. Kapıyı çalar, beklersin. İçeri davet edilirsen de öyle paldır küldür girmezdin. Şimdi kapılar yok. Herkes birbirinin hayatına giriyor, çıkıyor, bakıyor, beğeniyor, sıkılıyor, değiştiriyor.Çünkü çağın en büyük hastalığı belki de tam olarak bu: Her şeyin yenisinin olduğuna inanıyoruz.

Telefonun yenisi var. Çantanın yenisi var. Arabanın yenisi var. Elbisenin yeni sezonu var. İnsanın da yenisi var sanıyoruz. Para artık yalnızca satın alma gücü değil; kendimizi başkalarına anlatma biçimimiz. Marka ise çoğu zaman kalite göstergesi olmaktan çıkıp kimlik kartına dönüşmüş durumda. Nerede oturduğun, ne giydiğin, hangi restorana gittiğin, tatilini nerede yaptığın…

Ve bütün bunların içinde çok tuhaf bir şey oldu: Biz de fast fashion olduk.

Hızlı tüketilen, hızla heves edilen, birkaç fotoğraf sonra sıradanlaşan şeylere dönüştük. Fast fashion'ın mantığı basittir: Çok düşünme. Beğen, al, kullan, sıkıl, yenisini al. Bugünün ilişkilerinde de benzer bir refleks görüyorum. Tanış. Heyecanlan. Mesajlaş. Birbirini hayatının merkezine koy. Sonra ilk sorun çıktığında sıkıl. Uğraşmak yerine başka ihtimallere bak.

Çünkü seçenek çok. En azından bize öyle geliyor. Bir ekranı aşağı kaydırdığımızda yüzlerce insan görüyoruz. Dolayısıyla karşımızdaki insanın herhangi bir kusuruna tahammül etmek yerine zihnimizin bir köşesinde hep aynı düşünce dolaşıyor: “Daha iyisi vardır.”

Belki vardır. Ama o “daha iyisi” dediğimiz insanın da kusurları olacak. Çünkü algoritmalar bize kusursuz profiller gösterebilir ama kusursuz insan üretemez. Bence asıl problem burada başlıyor. İlişkilerde emek, biraz eski moda bir kavram haline geldi. Beklemek eski moda. Özlemek eski moda. Bir meseleyi konuşarak çözmek eski moda. Birinin kötü gününde yanında kalmak bile bazen gereksiz bir yük gibi görülüyor. Onun yerine yeni dünyanın kelimeleri var: ghostlamak, breadcrumbing, situationship…

Dikkat ederseniz ilişkilerimiz karmaşıklaştıkça onları tarif etmek için kullandığımız İngilizce kelimelerin sayısı da artıyor. Çünkü ne sevgiliyiz diyebiliyoruz ne arkadaş. Ne gidiyoruz ne kalıyoruz. Ne seviyoruz ne vazgeçiyoruz. Herkes kapıyı biraz açık bırakıyor. Olur da daha iyisi gelmezse diye. İşte bana asıl laçka gelen tarafı bu. Birini sevmemek değil. İnsan elbette sevmeyebilir, ayrılabilir, vazgeçebilir. Hayat bu.

Ama bir insanı hayatında tutup aynı anda başka ihtimalleri kollamak; yakınlık isteyip sorumluluk istememek; sadakat bekleyip özgürlüğünden bir santim vazgeçmemek…

Çağımızın ilişki modeli biraz böyle. Herkes sevilmek istiyor ama çok az insan sevmenin yükünü taşımak istiyor. Çünkü biz değeri de fiyatla karıştırmaya başladık. Pahalı olanın değerli olduğunu düşünüyoruz. Oysa marka dediğimiz şeyin kendisi bile artık fast fashion mantığından kaçamıyor. Dün uğruna kuyrukta beklenen şey bugün demode, bugün statü göstergesi olan yarın ikinci el uygulamasında satışta. Para dolaşıyor. Moda değişiyor. Logolar değişiyor. Mekanlar değişiyor. Ama insanın temel ihtiyacı binlerce yıldır pek değişmedi: Güvenmek.

Birinin yanında rol yapmadan oturabilmek. Telefonunu masaya ters çevirmek zorunda kalmamak. “Acaba?” diye düşünmemek. Bir tartışmada karşısındaki insanın ertesi sabah hâlâ orada olacağını bilmek. Belki de bugün gerçek lüks budur. Çünkü pahalı saat satın alabilirsiniz. Pahalı çanta da. Uçağın ön tarafında uçabilir, dünyanın en güzel otellerinde kalabilirsiniz. Ama size gerçekten güvenen bir insanı kredi kartıyla alamazsınız.

Sadakatin mağazası yok. Samimiyetin etiketi yok. Sevginin yeni sezonu da yok. Ve galiba bizim kuşağın yeniden hatırlaması gereken şey tam olarak bu: İnsan tüketilecek bir şey değildir. Her sıkıldığımızda yenisini alamayız. Her çatlağı çöpe atarak hayat kuramayız. Bazı şeyler tamir edilir. Bazı şeyler beklenir. Bazı insanlar için emek verilir.

Çünkü hayatın sonunda dolabımızda kaç marka olduğu değil, kaç insanın yanında gerçekten kendimiz olabildiğimiz kalıyor. Moda geçiyor. Para el değiştiriyor. Güzellik değişiyor. Statü zaten başlı başına geçici. Ama bir insanın hayatında bıraktığınız his bazen yıllarca kalıyor. O yüzden belki biraz daha az tüketmek gerekiyor. Eşyayı da. İnsanı da. Aşkı da. Çünkü her şeyin yenisi olabilir. Ama her şeyin aynısı olmaz.