Modern dünyanın en büyük yanılsaması, bizi yönetenlerin insanlar olduğu inancıdır.

Oysa biraz dikkatle bakıldığında görülür ki, çağımızda iktidar çoğu zaman kişilerde değil; kurallarda, prosedürlerde, görünmez ağlarda ve kendisini tarafsızlık kisvesi altında sunan mekanizmalarda birikir.

Demokrasi dediğimiz şey de tam bu nedenle yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Çünkü seçimler iradeyi gösterir; fakat sistemler iradenin sınırlarını çizer.

İnsanlar sandığa giderek tercih yapabilir. Ancak tercih ettikleri şeyin ne ölçüde hayata geçeceği, hangi sınırlar içinde kalacağı ve hangi mekanizmalar tarafından şekillendirileceği çoğu zaman sandığın dışında belirlenir.

Belki de çağımızın asıl paradoksu budur: İnsanlar hiç olmadığı kadar oy kullanıyor; fakat hiç olmadığı kadar etkisiz hissediyor. Bu yalnızca bir ülkenin değil, bütün dünyanın krizidir.

Liberal demokrasiler uzun yıllar boyunca halk egemenliğini kurumsallaştırdıklarını iddia ettiler. Fakat zaman içerisinde kurumlar, kendilerini koruma refleksini toplumu koruma refleksinin önüne koymaya başladı. Bürokrasi büyüdü. Usuller çoğaldı. Teknik yorumlar siyasetin alanını genişletmek yerine daralttı.

Böyle zamanlarda hukuk ile meşruiyet arasındaki ince çizgi daha görünür hâle gelir. Çünkü her hukuki işlem meşru olmayabilir; her meşru talep de hukuki karşılığını bulamayabilir. Demokrasinin gerçek sınavı da tam burada başlar. Zira demokrasi yalnızca çoğunluğun yönetimi değildir; aynı zamanda ortak iradenin sürekliliğini sağlayan bir güven düzenidir.

Güvenin aşındığı yerde sandık kalır; fakat temsil duygusu zayıflar. Temsil duygusu zayıfladığında ise insanlar giderek aynı soruyu sormaya başlar: "Gerçekten biz mi karar veriyoruz?" Belki de çağımızın en rahatsız edici sorusu budur.

Çünkü modern siyaset giderek kişiler arasındaki rekabetten çok sistemlerin kendi kendini yeniden üretme becerisine dönüşüyor. Aktörler değişiyor, sloganlar değişiyor, partiler değişiyor; fakat mekanizma çoğu zaman yerinde kalıyor. Bu nedenle günümüz insanı siyasete değil, sonuca yabancılaşıyor. Sandığa gidiyor ama etkisini hissedemiyor; katılıyor ama yönettiğine inanmıyor.

Bu yabancılaşma yalnızca siyasal değil, aynı zamanda ekonomik bir karakter de taşıyor. Yeni kuşaklara yıllardır aynı hikâye anlatılıyor: Daha çok çalışırsan değil, daha görünür olursan kazanırsın. Üretmekten çok pazarlamak, bilgi biriktirmekten çok dikkat çekmek ödüllendiriliyor. Emek, sabır ve ustalık; algoritmaların hızına yeniliyor.

Kapitalizmin bugünkü biçimi artık yalnızca mal üretmiyor; arzu üretiyor. İnsanlara ihtiyaçlarını değil, eksiklik duygularını satıyor. Böyle bir düzende insan yavaş yavaş üretenden çok tüketene dönüşüyor. Tüketici ise hak arayan bir özne değil, memnuniyet arayan bir müşteridir. Oysa demokrasi memnuniyet rejimi değil, hesap sorma rejimidir.

Belki de demokrasilerin sessiz dönüşümü tam burada yaşanıyor. Çünkü otoriterlik artık kapıları kırarak içeri girmiyor. Kimi zaman usulle geliyor, kimi zaman yorumla geliyor; kimi zaman da sistemin kendi iç mantığı içerisinde, bütünüyle hukuki görünen süreçler aracılığıyla yerleşiyor. Bu nedenle mesele yalnızca kimi seçtiğimiz değildir; asıl mesele, seçimin sınırlarını kimin çizdiğidir. Sandıklar yerinde dururken iradenin ağırlığının hafiflemesi, çağımızın en büyük çelişkilerinden biridir. Çünkü bazen toplumlar yönettiklerini düşünür; oysa gerçekte yönetilen yalnızca tercihleri değil, tercih etme biçimleridir.